Aşırı Düşünmenin Üstesinden Gelmek

Aşırı Düşünmenin Üstesinden Gelmek

Bir düşünün, eğer bir terapiye gitmeye karar verseydiniz ne için giderdiniz? En çok yakındığınız şey ne olurdu?

‘’Çok tahammülsüzüm, kimseyle konuşacak halim kalmıyor.’’

‘’Sevdiklerime kötü bir şey olacak diye korkuyorum.’’

‘’Çalışamıyorum, dikkatimi toplayamıyorum.’’

‘’Sabahları yataktan kalkamıyorum, hiçbir şey yapmak istemiyorum.’’

‘’Kendimden memnun değilim.’’

Mesela böyle düşünceleriniz veya yakınmalarınız olur muydu? Bir kâhin ya da falcı değilim, fakat bunları tahmin edebilirim. Çünkü bu yakınmalar gündelik yaşam ile uyumumuzun bozulmasına dair örnekler ve çoğumuz bunlardan yakınırız. Onları farklı olaylar veya farklı tetikleyiciler hayata getirmiş olabilir. Hatta her birisi farklı bir ruhsal uyum bozukluğunun bir parçası olabilir. Fakat hepsinin kaynağı olan ortak bir sıkıntı vardır: Düşüncelerimiz. Danışanlarımız bize başvurduklarında, onlarda ilk olarak tanımak istediğimiz ve düzenlemek istediğimiz alan da burasıdır.

Şu soruların cevabını merak ederiz;

En çok ne düşünüyor?

Nasıl düşünüyor?

Ne kadar düşünüyor?

Ve düşüncelerini kontrol edebiliyor mu?

Kontrol edemediğimiz düşünme, takıntılı düşünme, tekrarlayan düşünme, aşırı düşünme veya yaygın kullanılan bir deyimi ile overthinking… İşleri yoluna koymak veya plan yapmak için kullandığımız masumane sistemimiz bazen kontrolden çıkmış bir canavara dönüşebilir.

‘Bunu yeniden kontrol etmek istiyorum. Fakat ne yapmalıyım?’ diyorsanız öncelikle bu sistemi ve neden böyle çalıştığını iyice anlamanızı öneririm ve size onu anlatmaya çalışacağım.

Düşüncelerimizin kontrolden çıkması, aslında beynimizin iki işlevinin arasındaki ilişkinin bozulmasından kaynaklanır. Nöro bilimsel ve felsefi olarak beynimizin düşünme faaliyetini yapan yapıya ZİHİN; onu ne düşündüğünü veya nasıl düşündüğünün farkına varan yapıya da BİLİNÇ deriz. Yani aşırı düşünen bir zihnimiz vardır ve onun aşırı düşündüğünü hatta aşırı düşündüğü için psikolojik uyumumuzu bozduğunu fark eden bir bilincimiz vardır. Yani düşünen, olayları kaydeden ve hatırlayan bir zihin ve onu izleyen bir bilinçten bahsediyoruz.

Bilinç ve zihin arasındaki ilişkiyi, işi ortaya koyan bir işçi ile onu doğru çalıştırmasını bilen bir yönetici arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. Yani zihnimiz aslında yetenekli bir işçidir. Yapılacak işlerimizi zihnimiz sayesinde hatırlarız, o her şeyi kayıt edebilen bir ajanda gibidir. Haftanın günlerini ve saatlerini, hangi günde neler yapabileceğimizi, işlerimizi nasıl programlayacağımızı zihnimiz takip eder. Yani zihin algılayabildiği bir takvimle eşzamanlı olarak çalıştığı için bütün işlerimizin uygun zamanda halledilmesini sağlar. Bizi günlük yaşamla uyumlu hale getirir. Fakat bu kadar.

Neden bu kadar? Çünkü zihnimizin aslında bu sınırda çalışması gerekir. Zihnimiz geçmiş veya uzak gelecek hakkında düşünmeye başladığında çalışma sınırını aşmış olur. İşte problem burada başlar. Zihnimiz varlığımızın farkındalığını sağlayan ve adeta yönetici olan bilinç sisteminin çalışma alanına kayar ve kendine has karakterini düşünme sistemimizin tamamı haline getirir. Düşünme biçiminizi bir gözden geçirin bazen sakin ve çok olgun düşündüğünüzü bazen de kötümser veya kaygılı düşündüğünüzü fark edeceksiniz. Düşünme biçimimizde var olan bu ikilik, bilinç sistemimizin düşünme tarzı ile zihin sisteminin düşünme tarzı arasındaki farktan kaynaklanır. Yani iki farklı düşünme sistemimiz vardır ve aslında ikisi de bize lazımdır. Problem onların dengede çalışmamasından kaynaklanmaktadır.

Bilinç, zihnin kısa sürede deneyimlediği yaşantılardan sonuçlar çıkartarak en uygun ve işlevsel kararları alan sakin bir mekanizmadır. Fakat zihin kısıtlı bir zamansal alanı algılayabildiği için daha fazla korku içinde ve biraz da telaş halindedir. Bilinç bir konu, bir olay ve kişi hakkında geniş düşünür, zihin ise acı olan yaşantıya takılarak daha dar perspektifte düşünür. Bilinç her duruma adapte olabileceğinin farkındadır. Zihin ise kaybolma veya yok olma korkusu ile olası en kötü senaryolara hazırlık yapmaya çalışır. Bilinç akışta gelen yaşantıyı karşılayarak yapılacak işleri zihne sevk eder. Zihin kontrol çıktığında ise, henüz kendisine sevk edilmemiş işleri önden tahmin etmeye çalışarak olası senaryolar üzerinde tekrarlar yapar ve aslında gelecekte olabilecek bir süreci garanti almaya çalışır.  Yani zihnimiz şöyle düşünür; ‘’bir konuyu ne kadar çok düşünürsem, düşündükçe o konuyu çözmüş olurum.’’ Dolayısıyla zihnimiz bizi düşünce dünyasına hapsederek, bir deneyimi yaşamamızı engeller. Aşırı ve tekrarlayıcı düşünme de işte burada devreye girer.

Böyle zamanlarda zihnimizi yargılar onun ‘’saçmalıklarını’’ susturmaya çalışırız. Ve onu susturmaya çalışırken başka şeylerle ilgilenerek ondan kaçarız. Ancak zihnimize savaş açmak ve ondan kaçmak sonuç vermez. Çünkü aynı zamanda zihnimiz kendince bizi korumaya çalışmaktadır. Bu yüzden hemen önerilere ve yapılması gerekenlere geçmeden önce zihnin ve bilincimizin çalışma sistemini iyice anlatmak istedim. Zihnimizin neden böyle davrandığını onu yargılayan değil; gerçekten merak eden bir soru ile anlamadıkça öneriler işe yaramaz. Ancak bilincinizin ve zihninizin düşünme biçimini tanımaya başlayabilirsiniz.

Burada okuduğunuz özelliklerle bilincinizin ve zihninizin çalışma mekanizmasını gözlemleyebilirsiniz. Bu yazıyı okuduktan sonra bilinç ve zihin sistemlerinizi düşünerek sizde çağrıştırdığı özellikleri yazabilirsiniz ve ne olduğu zaman zihniniz aşırı düşünme bayrağını ele alıyor takip edebilirsiniz.

Aşırı düşünme probleminde psikoterapideki nihai amacımız, bilincin olgunluğu ve sağduyusunu göreve çağırarak; zihnin hızını ve çabuk kararlar alma becerisini ihtiyaç duyulduğu yetkiyle sınırlandırarak ikisinin de dengede çalışmasını sağlamaktır.

Bu konu hakkında nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız bireysel psikoterapi hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgiye bağlantıdan ulaşabilir, merkezimizden randevu almak için buradan bizlere erişebilirsiniz.

Nazlı KALKAN

Bireysel/Çift/ Cinsel Sorunlar / Yazar