Son zamanlarda sosyal medya, kişisel gelişimciler, dahi astrologların yazı ve yayınlarını okuyanlar duymuştur. En azından bir arkadaşınızdan şöyle sözler duymuşsunuzdur; ‘’Dişil enerjim düşük’’, ‘’Erilimi dengelemem lazım’’… gibi. Peki bu söylemlerin psikolojide bir karşılığı var mı? Asında evet var. Hatta bu söylemlerin kaynağı bir psikoloji teorisine dayanır. Bu konuşmalar bu kadar popüler olmadan yıllar önce Carl Gustav Jung, kişisel bilinçdışına ek olarak kollektif bilinçdışının varlığını öne sürdüğü kişilik teorisinde, kapsamlı bir biçimde bu konudan bahsetmiştir. Jung, teorisinde bahsettiği kolektif bilinç dışı kavramıyla; masallar, mitler, dini hikayelerde yer alan arketipsel imgelerin varlığından söz eder. Bu arketipsel imgeler kurduğumuz ilişki biçimi ve davranışlarımızı bilinç dışı şekilde etkiler. Jung’un kişilik modelindeki bu arketiplerden ikisi; Anima (erkeklerdeki dişi kişilik parçası) ve Animus (kadınlardaki eril kişilik parçası) ‘tur veya nam-ı diğer, Eril ve Dişil enerji… Bu iki arketip kolektif bilinçdışından gelen kadınlık/erkeklik hakkındaki imgelerimiz ve ebeveynlerimizden başlayarak karşı cinsle olan bireysel deneyimlerimizin toplamından oluşmaktadır.

Bir erkeğin bilinçdışında var olan kadınlık imgesi ile bir dişide var olan erkeklik imgesi, karşı cinsi ile ilişki kurmak konusunda dengeleyici bir işlev sağlar. Başka bir deyişle, bir erkek kendi içindeki kadını tanıyarak ve anlayarak; bir kadın da kendi içindeki erkeği anlayarak partneri ile daha dengeli bir ilişki kurabilir. Aynı zamanda bu arketipleri tanımak kendimizi bilme ve bilinçli bir cinsel kimlik oluşturmaya dair zengin bir bakış açısı sunar. Anima ve Animus, egoyu ruha bağlayan ve böylece bilinçdışına köprüler oluşturan ‘öteki benliğimizi’ temsil eder.

Aşk denklemine bu teoriden bakarsak; partnerine âşık olan bir erkek, âşık olduğu kadında kendi Animasını; bir kadının da kendi Animusunu gördüğünü söyleyebiliriz. O halde partnerimize bakarak kendi Anima/Animus’umuz hakkında fikir yürütebiliriz.

Eğer evli iseniz eşinizi (değilseniz önceki ilişkilerinize veya hiç ilişkiniz olmadı ise izlediğiniz filmlerde okuduğunuz kitaplarda hoşlandığınız karşı cinsin özelliklerini) düşünün. İlk zamanlar eşinizin hangi özellikleri sizi cezbetmişti?

İlişkiniz devam ettikçe daha sonra ortaya çıkan hangi özellikleri sizi hayal kırıklığına uğrattı veya canınızı yaktı? Bunları tek tek yazın. Eşinizin sizi hayal kırıklığına uğratan ve canınızı yakan özellikleri kadınsanız içinizdeki Animusun karanlık yanını yansıtır. Yani, eşinizde görmek istemediğiniz veya görmezden geldiğiniz özellikler Animusunuza yani eril tarafınıza ait. Erkek iseniz de Animanızın, yani içinizdeki dişil yanınızın görmek istemediğiniz parçalarına ait. Eşinizde bu özellikleri gördüğünüzde, onlara tahammül edememenizin nedeni budur. Bir romantik ilişkinin kendimizi tanımak adına hazırlanmış bir deneyim alanı olduğunu gösteren en önemli kanıt budur: Eşler birbirinin aynasıdır.

Bir erkek veya kadın kendi ebeveynlerinin hikayesinden ayrıştıkça içindeki Animayı veya Animusu keşfeder. Onu keşfederse, onu iyileştirebilir ve onunla bütünleşir. Aslında bu bakış açısı bir çift terapisinin amacını da içerir. Terapide hiç kimsenin, parteriyle aynı fikirde olmasını veya parterinin isteklerine boyun eğmesini istemeyiz; çünkü buna gerek yoktur. Partnerlerin her birisinin kendi içindeki bastırdığı özellikleri görerek, onlarla barışıp bütünleşmesini isteriz. Jung’un arketiplerinden yola çıkarak bir romantik ilişkiye bakarsak, kendi içindeki dişiyle bütünleşmeye niyetli bir erkek ve kendi içindeki eril ile bütünleşmeye niyetli bir kadın bunu birlikte yapmaya gönüllü olursa, ilişki kendiliğinden iyileşmeye başlar.

Bu konu hakkında nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız bireysel psikoterapi hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgiye bağlantıdan ulaşabilir, merkezimizden randevu almak için buradan bizlere erişebilirsiniz.

Nazlı KALKAN

Bireysel/Çift/ Cinsel Sorunlar / Yazar