
“Gölgelerin Gücü Adına!..” İdeal Benlik – Gerçek Benlik
Hepimiz iyi bir eş, iyi bir evlat, iyi bir ebeveyn, iyi bir dost ve iş hayatımızda iyi bir ekip arkadaşı olmak için çaba harcarız. Birçok yönüyle iyi bir insan olduğunu düşünmek insana kendini ruhsal olarak huzurlu hissettirdiği için bunu dış dünyada kurduğumuz ilişkilerle de doğrulamak isteriz. İyi bir kişi olmak için harcadığımız çaba şüphesiz çok kıymetlidir. Ancak bugün size iyi bir insan olmak için çabalarken kişiliğimizin gözden kaçırabileceğimiz karanlık yanından bahsetmek istiyorum. İnsan doğasında iyi ve kötü; başka bir deyişle, karanlık ve aydınlık yanımızın ikisi de vardır. Aslında sadece bu ‘aydınlık ve iyi’ yanın bilinip yüceltilmesinden ziyade, insanın kendi iki yüzünü de bilerek, ikisini de dengede tutması insana kendisini tamamlanmış hissettirir. İşte bu yüzden iyi insan olmak için harcadığımız çaba da ruhumuzdaki denge durumunu birazcık yerinden oynatabilir. Ruhsal enerjimizin çoğunu iyi bir insan olduğumuzu doğrulamak üzere harcadığımız zaman, benliğimizin karanlık yanını tanımayı ihmal edebiliriz. Bu durum benliğimizin sadece iyi özelliklerini düşünmemize sebep olarak idealize edilmiş benlik temsilini şişirebilir ve bizi gerçekte var olan benliğimizden habersiz hale getirebilir.
Bu kuramın dayanağı Alman psikoanalist Karen Horney’ ait. Horney, İdeal Benlik ve Gerçek Benlik kavramlarından bahsederken insanın varoluşunda yer alan uyumsuz yönleri bastırmasıyla, içinde yaşamış olduğu çevrenin onayına bağlanmış olduğu bir ideal bir benlik inşa ettiğini anlatır. Benliğin çevresinin onayını kazandığı bu versiyonu gerçekte var olan benliğinin bütünü değildir. Çünkü gerçekte olan benliğimiz iyi ve kötü özellikleriyle birlikte bir bütündür.
İnsanın yaratılışın doğası gereği, bazı uyumsuzlukları ve kusurları vardır. Çocukluktan itibaren uyumsuz duygularımıza bağlı davranışlar sergilediğimizde etrafımızdaki yetişkinlerin bizden beklediği davranışlar doğrultusunda ‘’olmamız gereken’’ kişiyi oluşturmaya başlarız. Uslu bir çocuk olmaya çalışarak başladığımız bu yolculuk, benliğimizin uyumsuz parçalarını kendi kendimizden de gizlemeye çalışmakla devam eder.
Aslında bir noktaya kadar böyle yapmış olmamız işlevsiz bir durum değildir. İçinde yaşadığımız topluluğun içinde var olmaya çalışmak için toplumla uyumsuz olan ve huzursuzluk yaratan parçalarımızı gizleme zorunluluğumuz doğar ve bu durum neredeyse hepimize özgüdür. Kendimizin uyumsuz yanlarını gizleme ihtiyacı, içinde yaşadığımız toplumun içinde varlık gösterebilmemiz için bir reflekse dönüşür. Bu durumu kişinin kendini daha fazla tanımak isteyeceği güce ulaşana kadar, uyumsuz parçalarını gizleyerek maddi bir konfor alanı oluşturması gibi düşünebiliriz. Bunu önemli ruhsal bir yolculuğa çıkmak için kaynak biriktirmeye benzetebiliriz. Yeterli kaynağımız biriktiğinde yani güvende hissettiğimiz bir konfor alanı oluştuğunda benliğimiz kendisine artık bu soruyu sorabilir:
‘’Kimim Ben?’’
Benlik kendisiyle yüzleşebileceği bu güce ulaştığında, içinde hissettiği huzursuzluk vesilesiyle kendini keşfedebileceği bir alanı temsilen terapiye yönelir. Yani terapiye gelmeden önce danışanlarımız terapi sürecine başlamanın bilişsel ve ruhsal hazırlığını yapmaya başlamış olur.
Terapi sürecine başladığında danışanlarımız kendilerini tanıyamadıklarından veya neye ihtiyaçları olduğunu hissedememekten yakınırlar. Bazıları bunun sadece kişinin kendisine özgü bir yetersizlik olduğunu düşünebilir. Oysa kendini tanımadığını söyleyebilmek çok önemli bir farkındalık yeteneğini içerir. Kişi yatırım yaptığı ideal benliği ile gerçekte var olan benliği arasındaki mesafenin farkına varmıştır. Kendi öz gerçekliğini arama yolculuğu işte bu -kendisiyle bağlantıda hissedememe- hissinin verdiği huzursuzluk sayesinde başlar. Karen Horney’e göre bu huzursuzluk veya kendini tanımlayamama hissi ne denli güçlü ise; kişinin kendisini ‘’iyi’’ olarak düşündüğü idealize edilmiş benliği ile gerçek benliği arasındaki mesafe o denli artmıştır. Varoluşsal anksiyetenin kökeni de haberdar olmadığımız bu benlik parçalarından kaynaklanır. Dolayısıyla iç huzursuzluk şeklinde kendini gösteren anksiyete aslında gerçek benliğimizle karşılaşmamız için ruhumuz tarafından oluşturulmuş bir davettir. İnsanın varoluşsal sürecinde, bu bir keşif aşamasıdır ve kendini güncel bir ilişki sorunuyla gösterir. İnsanın kendi özünü ‘iyi’ olarak görmesinin olayları yorumlamanın daha kolay bir yolu olduğu için, bir konfor alanı olduğunu söylemiştim. Ancak biz ‘o tarafa’ bakmasak da varlığını sürdüren benliğimizin ‘’kötü’’ parçaları orda varlığını sürdürmeye devam eder. Belki şimdiye değin bu uyumsuzluğun açığa çıkacağı sert bir olay yaşamamış olabiliriz ancak bu özellikler ilişkilerimizde alttan alta, ince bir tını gibi sorunlar çıkartır. Bu sorunlar, bizim gerçekte var olan parçalarımızla karşılaşmaya niyet ederek kendi gerçek benliğimizle tanışmanın ilk adımına iter.
Bu konu hakkında nereden başlayacağınızı bilmiyorsanız bireysel psikoterapi hizmetlerimiz hakkında detaylı bilgiye bağlantıdan ulaşabilir, merkezimizden randevu almak için buradan bizlere erişebilirsiniz.